Gerginim. Başımda baskı hissediyorum. Galiba korkuyorum da. Az önce kahvehanelerin olduğu yerlerden geliyorum. Yol hattı boyunca kahvehaneler ve diğer meslek gruplarının işlettiği satış noktaları var. Saçımı üç numara kestirttim. Berber dükkanı bu işletmelerden birisiydi. Çehov'un Berber Dükkanı adlı öyküsünü okumuştum. Sevmiştim de. Anlayamadığım bir tiksinti de duymuştum. Öyküye benzerlik, saçlarımı üç numara kestirirken yaşandı. Sözgelimi, Berber Dükkanı'nın sahibi, bir kız ile nişanlıydı. Babası da o sabah -varsayılan kayınbaba- berberi ziyarete gelmişti. Çehov'un Berber Dükkanı kir, pasak ve pislikten ibaretti. Buna göre içeride hummalı bir çalışma gayreti vardı. Aynalar, makaslar, küf ve pislik içerisinde yerdeki ahşap zemin delik deşikti. Erişkin bir adamın üç adımda bitirebileceği kadar büyüktü. Bugün gördüğüm berber dükkanı ise bahsi geçen Berber Dükkanına benzerlik gösteriyordu. İki adet çekyatın oturma bölümleri içine göçüktü. Yerde ne ararsan bulunacak şekilde nesneler vardı. Eskimiş kesim sandalyesi, bir gövde büyüklüğündeki aynanın karşısında, o da ortalama boyu olan bir insanın bir tam bacak boyundaki açık kahverengindeki masanın üzerinde duvara yaslanmış biçimde durmaktaydı. Bu masanın çekmeceleri bulunuyordu. Her iki yanında da birer taneydi. Sol çekmece açıldığında traş makinesine ait, ucuna yerleştirilen ve kesim numaralarını belirten aparatlar, yarım dirseği geçmeyen havlular ve bir adet eskimiş, at kılından yapılma, traş sonrası saçı temizlemek için kullanılan fırça vardı. Bu fırça o denli çok kullanılmış ki kılları başlangıçtaki halinin yüzde yirmisine inmişti. Sağ çekmecenin gizlediği nesneler ise bozuk paralar ve kesme şekerleriydi.
Dükkanda birbirleriyle sohbet eden farklı yaşlardaki üç adamın olduğunu gördüm. Aralarında konuştukları belediye çalışanı 'Kaptan' lakaplı adamın derdiydi. Bu adam; bir seksen boylarında, başının üstü kelleşmiş, iri yapılı, kilolu, gözlüklüydü. Gülmeye alışık olduğunu, yüzündeki bir insanın gülünce belirginleşen çizgilerin kalınlığı ve çizgilerin sıklığından anlayabilirsiniz. Çünkü, düzgün veya sinirli olanın alnı, kaşları ve burnunun üzerinde çizgiler belirir. Kaptan'ın dişleri koyu sarıydı. Burnunun birkaç santim aşağısında gözlüğü duyuyordu. Semirmiş bufalonun ense kalınlığına benzer boyun kalınlığı vardı. Böylesi bir enseyi kim görüp de şaplak atmak istemezdi. Bu adamı, ensesinden tutarak birileri muhakkak kendisine doğru çekmiştir. Çünkü; eğer ki bu yapılmamışsa, toplum içi gizli erkek hiyerarşisini belirleyen statüko eksik kalmış demektir. Bu davranış öyle bir boyuta erişmiştir ki müsabakalara dahi konu olmuştur. Taraflar, birbirlerinin enselerinden çekerek rakiplerinin sırtını yere değirmeye çalışır. Dolayısıyla müsabakası da olan bu davranış toplum arasında gizli erkek üstünlük hiyerarşisini belirlemek için kullanılır. Açık erkek hiyerarşisi de bireylerin doğum yıllarına bakılarak belirlenmektedir.Buna göre saygı ve sevgi kavramları ortaya çıkmaktadır. Eğer ki yaşça küçük olan büyük olanın hoşuna gitmeyecek bir davranışta bulunduysa saygısızlık etmiş olur. Eğer ki yaşça büyük olanın kuvveti küçük olanın üzerinde yeterli etkiyi bırakacak seviyedeyse küçük olan hırpalanır, büyük olan hıncını alana değin tartaklanır. Eğer ki kuvvet üstünlüğü bulunmuyor, küçük olan daha güçlü geliyorsa, bu sefer yaşça büyük olanca kötülenmeye, mümkünse toplumun dışına itilmeye çabalanır. İş bu boyutta ise elbette içine farklı ağızların da dahil olacağına tanık olabilirsiniz.
Velhasıl, Kaptan gittikten sonra kalan iki adam gittikleri caminin cemaatinin saf düzeni hakkında fikir alışverişinde bulundular. Biri, söz konusu caminin Demirbaşlarından sayılan HAFIZ Kadir HOCA'nın (ünvanları büyük yazmam icap etti), imamın arkasında namaz kılma şerefine nail olmasını eleştiriyordu. Burada okuyucuya ufak bir açıklama yapmam gerekecek: En başta imam olmak üzere, peşi sıra dizilen müminlerin, imama yakın olmaları bakımından sevaplarının artacağına ve/veya azalacağına inanılır. Yani imamın hemen arkasındaki saf, diyelim ki on sevap yükü baloncuk kazanırken, onların arkasındaki saf sekiz sevap yükü baloncuk, onların arkasındakiler altı şeklinde... Tabi sayısal olarak böyle açıklanmamıştır. Bunu ben anlayış kolaylığı açısından bu kalıba soktum. Durum buysa en ön safta yer tutmak için kıyasıya bir yarış söz konusu olacaktır. Anlatımında bulunduğum öykü de bunu teyit etmektedir.
Buna göre cemaat tasavvuru; mesleği imamlık, müezzinlik, hafızlık ve benzeri din hakkında vazifesi bulunmuş, aktif din sorumluluklarını yalnızca kendisi ile sınırlamış olanların -örneğin imamlıktan emekli olmuş kişi- imamın hemen arkasında saf tutmaları istenir. Şunu hatırlatmakta fayda var; cemaat ile kılınacak namazlarda, farz olan rekatlar imamın önderliğinde kılınmalıdır. Saflarsa sağdan sola veya soldan sağa olacak şekilde değil, tam ortadan kenarlara doğru dizilmeye başlar. İmamın arkasındaki makamın önemi, imam eğer ki okurken yanılır, surelerin sıralarını karıştırır veya eksik ya da fazla rekat kıldırırsa, bilirkişi konumunda bulunan şahıs 'Sübhanallah' diyerek onu uyarmakla, hatasını düzeltmekle yükümlüdür. Dolayısıyla bu makam haricinde, safların diğer bölümleri için, sıradan -yukarıdaki meslek gruplarına dahil olmamış- müminlerce rekabet vardır. Bu rekabet, yaşlı olanlar arasında sıkça görülür. Bunun sebebi yaşlıların ölüme gençlerden daha yakın olmaları durumudur. Çünkü tanrının huzuruna çıktıklarında aldıkları sevap cennete gitmelerini sağlayacaktır. Gençlerin ne de olsa sevap kazanmak için vakitleri vardır. Bu itibarla cami cemaatinin üyeleri ziyadesiyle yaşlılardan oluşmaktadır. Dolayısıyla gençler, rekabetin parçası sayılmazlar. Rekabet zaman zaman cemaati kızıştırır, üyeler arası küskünlüklere yol açar. Yukarıdaki demirbaş Hafız Kadir Hoca gibi dükkandaki adamla, imam arkası makam için giriştikleri mücadele gibi. Adamın adı İbrahim. Bir bacağı diğerine göre düzgün çalışmıyordu. Kızıl tenli orta boylu, kar beyaz saçları ve göz çukurları içine göçüktü. Konuşurken ağzı, dişlerini meydana çıkarır, dilin ağız içerisinde oynayışını gözlere sunardı. Bu adam girdiği mücadelede haklı olduğunu, orada herhangi bir takva sahibi müminin de bulunabileceğini, çok arzu ediyorsa Hafız Kadir Hoca'nın namaza daha erken gelmesini söylüyordu. ( Burada Kadir'in namaza geç gelmesiyle çıkardığı karmaşadan bahsetmekte fayda var. İmamın arkasındaki yere o namaz için İbrahim geçmiş, kametin bitmesine yakın gelmiş olan Kadir, safların arasından geçerek o makama varmış ve İbrahimi yana kaydırmıştır. Birkaç kişinin itirazı imamın 'Allahuekber' komutu ile susturulmuş ve namaza başlanmıştır. Ancak bu itirazları işitmiş olan Kadir namaz sonrası cemaati, müezzine şikayet etmiştir.) Berber bu konuda onu haklı bulduğunu, Hafız Kadir Hocanın müezzine yapmış olduğu şikayetin yanlış olduğunu söyleyerek adamı tellendiriyor, sesinin yüksek çıkmasını sağlıyordu. Cesaret bulan adam, içinde gizlediği neyi varsa dile getirmekte karar bulmuş gibi, evvelki büyük harfle yazılmış ünvanlardan önce Hoca kısmını ele aldı, dedi ki; Bu adamın hocalığı zamanında para mı etti? Söz gelimi 1975 yılının yaz mevsiminde köydeki camilerin birinde imam olan Hafız Kadir, her ne hikmetse -köyde istenmediğini ima ederek- uzaktaki, nüfusu daha az köylerden birine gönderilmişti. İbrahim 'Bunun hocalığı köyde tutmadı, madem ki böyledir, nasıl olur da Demirbaş ünvanına tutunmaya , buna dayanarak ahkam kesmeye kalkışır' diyordu. Durumun onu öfkelendirdiği açıktı. Berberin onaylayan baş sallamalarının ardından Hafız Kadir'in Hocalık ünvanı düşmüştü. Bu iki kişilik meclisin verdiği karar bu olmuştu. Sonrasında İbrahim Hafızlık ünvanına saldırıya girişti. Alman Halil diye bilinen adam, Hafız Kadir ile aynı rahlenin karşısında Kur'an ezberlemeye çalışmış, Kadir'in Hafızlığının yeterli olmadığını, kendisi gibi çalışkanlık gösterdiğini bununla övünmesinin yersiz olduğunu, İbrahim'e vakti zamanında söylemişmiş. Buna dayanan İbrahim yeminler ederek, şartlar koşarak, kendisi Kur'anı nasıl biliyorsa, Kadir'in bundan üstün olmadığını söyleyivermişti. Bu savın ardından endişe ile bir müddet beklediğini gördüm. Maviye çalan gözlerinde ufalanmış benliğinden kalan kızgın demir topuzu sakladığı açıktı. Az zaman sonra berber, 'demek öyle ha' diyerek inanırmışçasına konuştuğu için Kadir'in Hafızlık ünvanı da düşmüş oldu. Geriye bir tek Demirbaşlık kalmıştı. Bunun için formül, Kadir'in hatasından çıkmıştı. Sözgelimi dört rekatlık namazı o güne mahsus, müezzin kıldırmaktaydı. Müezzin dalgınlığından olacak ki, dört yerine üçüncü rekatta namazı bitirince , İbrahim ikaz ederek dört değil üç olduğunu söylemiş. Bunun üzerine müezzin arkasını dönerek, Kadir'e , 'Sübhanallah' diyerek onu niçin uyarmadığını sormuş. Kadir cevap veremeyince namaz yeniden kılınmış. İbrahim'in bu girişiminden dolayı ( İbrahim'e göre) Kadir kin beslemeye başlamış ve cemaatin arasındaki Demirbaşlığı da sarsıntı geçirmiş.
Brokoli'nin Dünyası
Bir hayal ürünü...
Tüm sorun yazmak için kendimi sıkmakta.
18 Haziran 2019 Salı
14 Mayıs 2019 Salı
O Garip Suratım
Bazen aynanın karşısına geçiyor, yüz kaslarımı geriyorum.Bunu niçin yaptığıma dair fikrim yok. Yüz kaslarım gerildikçe, ötekinin güleceği anlamların ortaya çıktığına inanıyorum. Bana komik gelmiyor. Orada, aynanın karşısında birilerini canlandırdığımı düşünüyorum. Zihnimin bir yerlerinde sevmediğim bir tipin olabileceğini varsaymak anlamsız olmamalı. Ve bu sevmediğim tipten tümüyle kaçmak yerine onunla alay edercesine aynanın karşısında yüzümü germek, mantıklı olmuyor elbette.
Bir çocuk hatırlıyorum. Salağın teki diyebileceğim türde bir çocuktu. Bedeni ritmik olabilecek tüm zamanlamalara aykırıydı. En durgun denebilecek hareketi dahi abartılı yapardı. Bu sebepten bilinen hiçbir dans figürü içerisinde düşünülemezdi. Öyle ya, bu ucubeliği onu sıra dışı; uygunsuz gösterirdi. Sırf bu uygunsuzluğundan ileri gelen 'salaklık' etiketi idi. Hangi çocuk böyle mimlenmişse zayıf görünmüştür. Diğerleri bu etikete dayanarak onunla alay etmişlerdir. Benim tanıdığım çocuklar arasında hiyerarşiyi güç ve işte böylesi etiketler belirlemekteydi. Çocuklar arasında yaygınlaşan bu görüşlerin belli seviyelerde kalıcılıkları olmaktaydı. Bu ucuz hayat sınavının içindeki çocuk kanunları bile herhangi bir ideolojinin prototipi sayılırsa, kim bana insanüstü varlıkların canlı yaşamına müdahale etme gayreti içinde olacağını açıklayabilir? Böyleyse, adaletsizliğin kendisi yaratılar olacaktır? Neden garip mucizeleri olan adamlarda başka herhangi birileri değildir?
İşte bu çocuğun düştüğü durum da budur. Çocuklar arasında hiç övülmediğine eminim. Neyi önemsediği belirsizdir. Bazen güç yarışında adaydır. Bazense çok yemeye çalışır. Bazen büyüklerin ilgisini çekmek, onların kabul edeceği davranışları sergileme uğraşındadır. Bazen herkesten uzak durmak isteyen yabancıdır. Neyi amaçladığı ve bunu nasıl yaptığı başından beri tümüyle abartılıdır.
İşte bu çocuk bir kabahatinde köşeye sıkışmıştı. Çünkü bu denli değişkenlik birilerinin gözüne batmıştı. Ona hayvana vurur gibi vurdular. Sırtı... bir oduna dayanmıştı. Bir keçi gibi böğürdüğünü işitmiştim. Haykırıyordu. Öfkesi kimi hedef alacağını bilemediğinden elini kolunu boşluğa sallamasına yarıyordu. Böğürmeleri, bağırışmaları ve annesine edilen küfürler birbirine karışıyordu. O sadece dayak yemiyordu. Köşeye sıkıştığı taş duvarın önünde abartılı ucubeliğini savunuyordu. Bu onun kişiliğine edilmiş bir hücum muydu yoksa bir salağı döverek rütbe atlayacağını düşünen aptallar sürüsünün harekatı mıydı? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.
En nihayetinde burnu kanamış, kaşı açılmış, birkaç küçük kızarık ve sırtında taşıdığı acısıyla kalakalmıştı. Tüm bunlar olmuşken bir büyük yaklaştı. Ağız dolusu hakaretleri ona buna savuruyor, birilerini ailesinin toplum statülerine bakarak aşağılıyordu. "Sen!" diyordu fışkıran tükürüklerle "Sen, öğretmen oğlu! Bu meczup sana ne yaptı?!" Meğerki meczup, yardımına yetişen bu yetişkinin huzurunda ağlamaya başlamıştı. Ağlayışı köpek cıyaklaması kadar beterdi. Bir meczup dayak yemişse ne olmuş tavrındaki çocuklar koşuşturmaya başlamıştı. İçlerinden birkaçı -bu gereksiz cesaret gösterisi hep olurdu- ağır aksak savaşçı yürüyüş ilerleyişini sürdürmeye başladılar. Onlar kaçmıyorlar, onlar kazançlarının ödülü olacak onuru; hayran çocuk gözlere sergilemeye çalışıyorlar. Hayat, böylesi bir tempoya sahipti. "Hey amca! Senden korkmuyoruz!"
Ucube, acımanın gölgesinden istifade ederek korkulmayan amcanın kıyafetinden tutuyor, çekiştiriyor. tuzlu gözyaşlarının kanla bulaşmasının tadına bakmış olmakla çektiği sıkıntının büyüklüğünü amcaya yamamaya başlıyor. "Bana...ıhgh..kıkk..bana..ühü..ühühü..odunla VURDULAR!"
'VURDULAR!' sesi titrek, acılı, öfkeli ve hınçlı. Kara tahta yüzeyini tırmıklayan sümüklü Ayşenin çıkarttığı o iğrenç sese benzemektedir. Amca, boşa giden acıma duygusu... Elinden ne gelecek? Çocukların çoğu çoktan karanlığa karıştı. Hem böyle olmasa bile öç olacak kişi bu amca asla olmayacaktır. Ucubenin öcünü kim alabilir? Böylesi abartılı, hangi amaca hizmet edeceği saptanamayan, hele ki maddi kazancı ve sosyal statüsü bulunmayana kim yardım edebilir? O, dayak yedi. Sonrasında iğrenç, canhavli sesiyle acındırmanın tadını çıkardı. Uçarı hareketlerinin cezasını çekti. Şimdi, alay edilme seviyesi daha da katlandı. "Nasılda yapıştı abartı amcasının pantolonuna?" "Bana bakın lan! O sümdüğe yol vermeyeceksiniz yoksa pataklarım!" Yol vermek; oyunlarda ona fırsat tanımak anlamına gelir.
İşte ayna ve benim uçarıya benzettiğim o abartı dolu surat. Sanki sevecenliğim ve kendimi istetme duygumu fazla açığa çıkartma arzumun gösterişi bu. Heh? Bu suratla kim beni işe alacak? Kim bana arkadaş tavsiyelerinde bulunacak? Kimse! Öyleyse niçin? Niçin böylesi bir taklidi zihnim gerçekleştirme istiyor. Yoksa yıllar önce söz konusu olmuş adaletsizliği daima anımsatmak mı istiyor? O gün orada olanlardan sorumlu tutulacağımı bana kim söyleyebilirdi? Ama sanıyorumki, bu mümkün olamaz. Benim bilemediğim böylesi bir yapılanma, zihnimin bu köşesi ve lanet olası aldatıcı ayna... Tüm bunlardan neyi anlayabilirim. İlkin zihnimi göremem, ikincisi olaylar; geçip giden rüzgarlardan ibarettir. Çünkü onlar zaman denizinde yüzen not dolu şişeye benzerler. Kalıcılıkları, anımsamaya dayanıyor. Böyleyse bir şeyler hatırlanmadıkça var değillerdir. Böyleyse, şimdi de yaşamaktayız. Ama şimdi de olan, ayna ve o garip suratımın yansıması... İşte ben; tam şu anda bu çirkefliğe ait biriyim. O garip suratım! Bakınca başkalarına gülünç gelecek ama bana hiç de komik olmayan o garip suratım!
Bir çocuk hatırlıyorum. Salağın teki diyebileceğim türde bir çocuktu. Bedeni ritmik olabilecek tüm zamanlamalara aykırıydı. En durgun denebilecek hareketi dahi abartılı yapardı. Bu sebepten bilinen hiçbir dans figürü içerisinde düşünülemezdi. Öyle ya, bu ucubeliği onu sıra dışı; uygunsuz gösterirdi. Sırf bu uygunsuzluğundan ileri gelen 'salaklık' etiketi idi. Hangi çocuk böyle mimlenmişse zayıf görünmüştür. Diğerleri bu etikete dayanarak onunla alay etmişlerdir. Benim tanıdığım çocuklar arasında hiyerarşiyi güç ve işte böylesi etiketler belirlemekteydi. Çocuklar arasında yaygınlaşan bu görüşlerin belli seviyelerde kalıcılıkları olmaktaydı. Bu ucuz hayat sınavının içindeki çocuk kanunları bile herhangi bir ideolojinin prototipi sayılırsa, kim bana insanüstü varlıkların canlı yaşamına müdahale etme gayreti içinde olacağını açıklayabilir? Böyleyse, adaletsizliğin kendisi yaratılar olacaktır? Neden garip mucizeleri olan adamlarda başka herhangi birileri değildir?
İşte bu çocuğun düştüğü durum da budur. Çocuklar arasında hiç övülmediğine eminim. Neyi önemsediği belirsizdir. Bazen güç yarışında adaydır. Bazense çok yemeye çalışır. Bazen büyüklerin ilgisini çekmek, onların kabul edeceği davranışları sergileme uğraşındadır. Bazen herkesten uzak durmak isteyen yabancıdır. Neyi amaçladığı ve bunu nasıl yaptığı başından beri tümüyle abartılıdır.
İşte bu çocuk bir kabahatinde köşeye sıkışmıştı. Çünkü bu denli değişkenlik birilerinin gözüne batmıştı. Ona hayvana vurur gibi vurdular. Sırtı... bir oduna dayanmıştı. Bir keçi gibi böğürdüğünü işitmiştim. Haykırıyordu. Öfkesi kimi hedef alacağını bilemediğinden elini kolunu boşluğa sallamasına yarıyordu. Böğürmeleri, bağırışmaları ve annesine edilen küfürler birbirine karışıyordu. O sadece dayak yemiyordu. Köşeye sıkıştığı taş duvarın önünde abartılı ucubeliğini savunuyordu. Bu onun kişiliğine edilmiş bir hücum muydu yoksa bir salağı döverek rütbe atlayacağını düşünen aptallar sürüsünün harekatı mıydı? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.
En nihayetinde burnu kanamış, kaşı açılmış, birkaç küçük kızarık ve sırtında taşıdığı acısıyla kalakalmıştı. Tüm bunlar olmuşken bir büyük yaklaştı. Ağız dolusu hakaretleri ona buna savuruyor, birilerini ailesinin toplum statülerine bakarak aşağılıyordu. "Sen!" diyordu fışkıran tükürüklerle "Sen, öğretmen oğlu! Bu meczup sana ne yaptı?!" Meğerki meczup, yardımına yetişen bu yetişkinin huzurunda ağlamaya başlamıştı. Ağlayışı köpek cıyaklaması kadar beterdi. Bir meczup dayak yemişse ne olmuş tavrındaki çocuklar koşuşturmaya başlamıştı. İçlerinden birkaçı -bu gereksiz cesaret gösterisi hep olurdu- ağır aksak savaşçı yürüyüş ilerleyişini sürdürmeye başladılar. Onlar kaçmıyorlar, onlar kazançlarının ödülü olacak onuru; hayran çocuk gözlere sergilemeye çalışıyorlar. Hayat, böylesi bir tempoya sahipti. "Hey amca! Senden korkmuyoruz!"
Ucube, acımanın gölgesinden istifade ederek korkulmayan amcanın kıyafetinden tutuyor, çekiştiriyor. tuzlu gözyaşlarının kanla bulaşmasının tadına bakmış olmakla çektiği sıkıntının büyüklüğünü amcaya yamamaya başlıyor. "Bana...ıhgh..kıkk..bana..ühü..ühühü..odunla VURDULAR!"
'VURDULAR!' sesi titrek, acılı, öfkeli ve hınçlı. Kara tahta yüzeyini tırmıklayan sümüklü Ayşenin çıkarttığı o iğrenç sese benzemektedir. Amca, boşa giden acıma duygusu... Elinden ne gelecek? Çocukların çoğu çoktan karanlığa karıştı. Hem böyle olmasa bile öç olacak kişi bu amca asla olmayacaktır. Ucubenin öcünü kim alabilir? Böylesi abartılı, hangi amaca hizmet edeceği saptanamayan, hele ki maddi kazancı ve sosyal statüsü bulunmayana kim yardım edebilir? O, dayak yedi. Sonrasında iğrenç, canhavli sesiyle acındırmanın tadını çıkardı. Uçarı hareketlerinin cezasını çekti. Şimdi, alay edilme seviyesi daha da katlandı. "Nasılda yapıştı abartı amcasının pantolonuna?" "Bana bakın lan! O sümdüğe yol vermeyeceksiniz yoksa pataklarım!" Yol vermek; oyunlarda ona fırsat tanımak anlamına gelir.
İşte ayna ve benim uçarıya benzettiğim o abartı dolu surat. Sanki sevecenliğim ve kendimi istetme duygumu fazla açığa çıkartma arzumun gösterişi bu. Heh? Bu suratla kim beni işe alacak? Kim bana arkadaş tavsiyelerinde bulunacak? Kimse! Öyleyse niçin? Niçin böylesi bir taklidi zihnim gerçekleştirme istiyor. Yoksa yıllar önce söz konusu olmuş adaletsizliği daima anımsatmak mı istiyor? O gün orada olanlardan sorumlu tutulacağımı bana kim söyleyebilirdi? Ama sanıyorumki, bu mümkün olamaz. Benim bilemediğim böylesi bir yapılanma, zihnimin bu köşesi ve lanet olası aldatıcı ayna... Tüm bunlardan neyi anlayabilirim. İlkin zihnimi göremem, ikincisi olaylar; geçip giden rüzgarlardan ibarettir. Çünkü onlar zaman denizinde yüzen not dolu şişeye benzerler. Kalıcılıkları, anımsamaya dayanıyor. Böyleyse bir şeyler hatırlanmadıkça var değillerdir. Böyleyse, şimdi de yaşamaktayız. Ama şimdi de olan, ayna ve o garip suratımın yansıması... İşte ben; tam şu anda bu çirkefliğe ait biriyim. O garip suratım! Bakınca başkalarına gülünç gelecek ama bana hiç de komik olmayan o garip suratım!
6 Nisan 2018 Cuma
Ehemmiyetsiz
Sinek, tabağın kenarına konmuş, arka ayaklarını kanatları üzerinde gezindirmeye başlamıştı. Ardından o sanki gövdesinden ayrık görünümündeki koca gözlü başını, ufak ufak tabağın kenarındaki kurumuş çorba kalıntılarına doğru uzatmaya koyuldu. Bu sırada, sırtındaki başka bir sinek ise, nedendir bilinmez vazife şuuru ile peşinden ayrılmıyordu. Bu şov, ötekinin karnı doyana kadar sürmüştü. Ardındansa uçuşup kayboldular.
İçtiği çorbanın parasını ödeyip salondan çıktı. Az önceki sinekler daha fazla yudumlamasına müsaade etmememişti. Belki de karnı çok aç değildi. Çünkü, salondakilerin aksine önündeki kaseye değil de, çevresinde olup bitenleri gözlem ediyordu. Arada sırada ise, kıpkırmızı dudakları birbirine çarpıyor, kımıldanıyorlardı. Delikanlı, güya çorba içmeye gelmişti. Niyeti, bu olmasına karşın, kimsenin haberi olmaksızın, sineklerin şamatasına da tanık edilmişti. Kuşkusuz, kaygısız olunmanın yanı sıra, belirleyici olan, başına gelenlerden ders çıkartmayı gaye edinmiş yüreğin çırpıntılarıydı. Bilakis, düşünce aksamında, söz gelişi peygamber sözü ilk akla gelendi. Buna dayanarak, sinekleri çorba havuzuna batırması gerektiğini biliyordu. Tanrı kulu imam Seyyid, bir hutbesinde buna işaret etmişti. Şayet, herhangi bir sinek yahut sinek grubu size gelmiş ise, onları başınızdan savmaya yönelmeksizin, dertlerini anlamaya çalışmamanın bahanesi olamazdı. Böylece mahşerde duacı sayısını arttırabilinecekti. Lakin, tüm bunlar, çorbanın geri kalanını karanlık mideye sokuşturulmasına yetmemişti. Bununla birlikte, lokanta, daha başka sahnelere mesken tutulmuştu. Beriki yanda, takım elbisesinin siyah kravatında kaşıktan damlamış döküntüleri olan aceleci, çaprazda, kare gömlekli ve kumaş pantolonlu orta yaşlı köy halkasını temsilen bulunuyor, höpürtdetme uzmanı olduğu anlaşılıyordu. Bunların dışında ise, gece boyunca hangi şişenin içerisinde ne bulunduğuna dikkat etmeksizin hüplettikleri; davranışlarından anlaşılan iki öğrenci oturuyordu.
İşte böyleydi. Dolayısıyla çorbanın yarım kalması birden fazla etkene bağlı olduğu rahat anlaşılıyordu. Yarım bırakmak, inancına aykırıydı. Aykırılık ise temelde bozgunculuğa düşmek anlamı taşırdı. Aykırılık, karamsar gözün bereketiydi. Ve aykırılık, ayrıcalık hiç değildi. Birkaç adım gitmişti ki, bu sebepler geriye dönüp kalanını hüpletmesine işaret ediyordu. Vaz caydı. Sokağın, deoderant, beton, ter ve kanalizasyon, motor yağı ve petrol kokusunu çekerek sürükleneceğine, ne olursa olsun inançlarına yenik düşmeyeceğine yemin etti.
Yine de, "neden?" diye soramadan edemiyordu. Tanrı bilir, evvela insan vardı. Şayet, insan olmasa idi, tanrının mümkünlüğüne işaret edebilecek başka canlı daha bulunamayacaktı. Bununla birlikte, insan hata yapardı. Hata, hiçbir kez onarılamazdı. Onarmak ise, geride kalanların vazifesiydi. Yürüyenler ve öne geçenler yolu düzene koymakla ilgilenmezlerdi. Onlar, yolu bitirmek ve bir sona erişebilmenin peşindeydiler. Fakat, geride kalmışlar veya yolun sonunu düşleyemenler daha yapacak başka şeyleri bulunmadığından yoldaki bozuklukları tamir etme gayesi güderlerdi. Çünkü onlar, kendilerini -belki de kendilerinden çok daha tecrübesizler için dahi- geçilmeye ikna etmişlerdi. Garipti.
Şüphesiz Tanrı kulu Seyyid, despottu. Bildiği doğruları dikte etmekten kaçınmadı. İki sineğin bir çorba kasesindeki kösnü tavırları, minberin aşağısındaki bir çift gözün dimağına vardırdı. Çocukken babası, onu cuma namazına götürmüştü. Ardından on sekiz sene geçmesine rağmen, hangi sebepten bilinmez zihninde yer edinmişti. Bu sebepten öfkeliydi. Sırf bu yüzden mi? Hayır, ayrıcalığı yoktu. O bir Dekart değildi. Biricik peder beyi, aristokrasinin zengin matematikçisi olmamıştı. Yahut, Meryem ananın rahminde türememişti. Bilimler akademisinin üyesi de olamayacaktı. Petersburg'u kış ateşiyle kavuran çar da olamayacaktı. Tüm bunlar eskimiş ve sönmüştü. Tıpkı, algıya göre, bir bakirenin yıldızının o gecenin sonunda aşağıya çekilmesi türünden. Herhangi bir sıfat... Esma-ül Hüsna... Asal çarpanlar.. Aslını bölenler. Soyunu yadsıyanlar. Kimliğe muhtaç olanlar. Daha kimler? Sinirli teni, kemiklerine dokunan kasların birlikteliğinden de mahrum kalamıyordu. Bu mecburi süreçti. Hayat, ya insanın sonuna değin çalışmak zorunda kaldığı bir şirketti ya da kendini bulmanın ve üstün bir gayeye sarılmanın getirdiği engin erdem dişlisiydi. İlki için, diğerini takip edip neden-sonuç ağından paylar çıkartarak hareket etmek olasıydı. İkincisi ise, anlaşılamaz görülüyordu. Çünkü belirsizdi. Aynı zamanda dişlide eti parçalatmak "kendine acımayı" sindirmek gerekiyordu. Kimdi bu? Bir tanım var mıydı? Üçüncü bölümün sonunda ancak diyebilirdu Raskolnikov: "Ben bir bitim." Pekala, basitçe köle olunabilirdi. Emeği, çavdar tarlasını biçmek suretiyle hadım etmiş sermayeye hizmet edilebilirdi. Görünen o ki, emek kendini üretmemekteydi. Yahut, üretmeyi öğretmeyi mi deneseydi, şüphesiz halt etmiş olmayacaktı. Kaçmak... Sonsuz boyu kurtulmak istedi.
"Demek standartlar hayli yüksek" diye söyledi. Saat kulesi, on dördü çınlatıyordu. Zaman, yer küreyi her yönünden kuşatmış, hareketi olanaklı kılmıştı. Küskün ve saydam oruç, bundan bihaber iken, yol kenarda hayli derin olan, yinelemekte zarar yok, hayli derin olan kazı işlemleriyle meşgul makineyi seyredenlerin arasına karıştı. Mesafe, o denli derindi ki, aşağıya bakmak nahoş bir his veriyordu. Derinlik fazla olmasına rağmen, tahmin edilebilir şey; daha fazla derinliğin olmasıydı. O iş makineleri, çok dahasını kazıyabilirlerdi. Bir süre bunu düşünmekten kendini alıkoyamadı. Acaba, ne kadar kazının ardından sıcak su kütleleri fışkırmalara başlardı? Gerçi bunu düşünmenin bir yararı yoktu. Adımları hızlandırdı.
Yüzünün kenar çizgilerine, kahve tonlarını yaymış kadın, yanından geçti. Kel, önünü perdeledi. Eşofmanlı, omzuna değdi. Cüce, paçasını sıyırdı. Devin önünden çekildi. Kırmızı da durdu. Ensesinde nefesin sıcaklığı. Çantalının loş kokusu. Perdeleme. Omuz sıyırma. Koku. Ses. Telefon sesi. Koku. Perdeleme. Geçiş. Viraj. Dev. Cüce. Perdeleme. Geçiş. Koku. Ses. Koku. Ses. Perdeleme. Geçiş. Omuz. Paça. Topuğuna vuruldu. Pardonluk bir durum daha. Kırmızı. Perdeleme. Koku ve ses. Dev. Çantalı. Boyalı. Kel. Uzun saçlar. Rüzgar. Koku. Perdeleme. Geçiş. Ses. Koku. Yarım saat oldu... İtiş kakış. O, göründüğünde dikkat edilen sonrasında ise önemsenmeyen idi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)