Bazen aynanın karşısına geçiyor, yüz kaslarımı geriyorum.Bunu niçin yaptığıma dair fikrim yok. Yüz kaslarım gerildikçe, ötekinin güleceği anlamların ortaya çıktığına inanıyorum. Bana komik gelmiyor. Orada, aynanın karşısında birilerini canlandırdığımı düşünüyorum. Zihnimin bir yerlerinde sevmediğim bir tipin olabileceğini varsaymak anlamsız olmamalı. Ve bu sevmediğim tipten tümüyle kaçmak yerine onunla alay edercesine aynanın karşısında yüzümü germek, mantıklı olmuyor elbette.
Bir çocuk hatırlıyorum. Salağın teki diyebileceğim türde bir çocuktu. Bedeni ritmik olabilecek tüm zamanlamalara aykırıydı. En durgun denebilecek hareketi dahi abartılı yapardı. Bu sebepten bilinen hiçbir dans figürü içerisinde düşünülemezdi. Öyle ya, bu ucubeliği onu sıra dışı; uygunsuz gösterirdi. Sırf bu uygunsuzluğundan ileri gelen 'salaklık' etiketi idi. Hangi çocuk böyle mimlenmişse zayıf görünmüştür. Diğerleri bu etikete dayanarak onunla alay etmişlerdir. Benim tanıdığım çocuklar arasında hiyerarşiyi güç ve işte böylesi etiketler belirlemekteydi. Çocuklar arasında yaygınlaşan bu görüşlerin belli seviyelerde kalıcılıkları olmaktaydı. Bu ucuz hayat sınavının içindeki çocuk kanunları bile herhangi bir ideolojinin prototipi sayılırsa, kim bana insanüstü varlıkların canlı yaşamına müdahale etme gayreti içinde olacağını açıklayabilir? Böyleyse, adaletsizliğin kendisi yaratılar olacaktır? Neden garip mucizeleri olan adamlarda başka herhangi birileri değildir?
İşte bu çocuğun düştüğü durum da budur. Çocuklar arasında hiç övülmediğine eminim. Neyi önemsediği belirsizdir. Bazen güç yarışında adaydır. Bazense çok yemeye çalışır. Bazen büyüklerin ilgisini çekmek, onların kabul edeceği davranışları sergileme uğraşındadır. Bazen herkesten uzak durmak isteyen yabancıdır. Neyi amaçladığı ve bunu nasıl yaptığı başından beri tümüyle abartılıdır.
İşte bu çocuk bir kabahatinde köşeye sıkışmıştı. Çünkü bu denli değişkenlik birilerinin gözüne batmıştı. Ona hayvana vurur gibi vurdular. Sırtı... bir oduna dayanmıştı. Bir keçi gibi böğürdüğünü işitmiştim. Haykırıyordu. Öfkesi kimi hedef alacağını bilemediğinden elini kolunu boşluğa sallamasına yarıyordu. Böğürmeleri, bağırışmaları ve annesine edilen küfürler birbirine karışıyordu. O sadece dayak yemiyordu. Köşeye sıkıştığı taş duvarın önünde abartılı ucubeliğini savunuyordu. Bu onun kişiliğine edilmiş bir hücum muydu yoksa bir salağı döverek rütbe atlayacağını düşünen aptallar sürüsünün harekatı mıydı? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.
En nihayetinde burnu kanamış, kaşı açılmış, birkaç küçük kızarık ve sırtında taşıdığı acısıyla kalakalmıştı. Tüm bunlar olmuşken bir büyük yaklaştı. Ağız dolusu hakaretleri ona buna savuruyor, birilerini ailesinin toplum statülerine bakarak aşağılıyordu. "Sen!" diyordu fışkıran tükürüklerle "Sen, öğretmen oğlu! Bu meczup sana ne yaptı?!" Meğerki meczup, yardımına yetişen bu yetişkinin huzurunda ağlamaya başlamıştı. Ağlayışı köpek cıyaklaması kadar beterdi. Bir meczup dayak yemişse ne olmuş tavrındaki çocuklar koşuşturmaya başlamıştı. İçlerinden birkaçı -bu gereksiz cesaret gösterisi hep olurdu- ağır aksak savaşçı yürüyüş ilerleyişini sürdürmeye başladılar. Onlar kaçmıyorlar, onlar kazançlarının ödülü olacak onuru; hayran çocuk gözlere sergilemeye çalışıyorlar. Hayat, böylesi bir tempoya sahipti. "Hey amca! Senden korkmuyoruz!"
Ucube, acımanın gölgesinden istifade ederek korkulmayan amcanın kıyafetinden tutuyor, çekiştiriyor. tuzlu gözyaşlarının kanla bulaşmasının tadına bakmış olmakla çektiği sıkıntının büyüklüğünü amcaya yamamaya başlıyor. "Bana...ıhgh..kıkk..bana..ühü..ühühü..odunla VURDULAR!"
'VURDULAR!' sesi titrek, acılı, öfkeli ve hınçlı. Kara tahta yüzeyini tırmıklayan sümüklü Ayşenin çıkarttığı o iğrenç sese benzemektedir. Amca, boşa giden acıma duygusu... Elinden ne gelecek? Çocukların çoğu çoktan karanlığa karıştı. Hem böyle olmasa bile öç olacak kişi bu amca asla olmayacaktır. Ucubenin öcünü kim alabilir? Böylesi abartılı, hangi amaca hizmet edeceği saptanamayan, hele ki maddi kazancı ve sosyal statüsü bulunmayana kim yardım edebilir? O, dayak yedi. Sonrasında iğrenç, canhavli sesiyle acındırmanın tadını çıkardı. Uçarı hareketlerinin cezasını çekti. Şimdi, alay edilme seviyesi daha da katlandı. "Nasılda yapıştı abartı amcasının pantolonuna?" "Bana bakın lan! O sümdüğe yol vermeyeceksiniz yoksa pataklarım!" Yol vermek; oyunlarda ona fırsat tanımak anlamına gelir.
İşte ayna ve benim uçarıya benzettiğim o abartı dolu surat. Sanki sevecenliğim ve kendimi istetme duygumu fazla açığa çıkartma arzumun gösterişi bu. Heh? Bu suratla kim beni işe alacak? Kim bana arkadaş tavsiyelerinde bulunacak? Kimse! Öyleyse niçin? Niçin böylesi bir taklidi zihnim gerçekleştirme istiyor. Yoksa yıllar önce söz konusu olmuş adaletsizliği daima anımsatmak mı istiyor? O gün orada olanlardan sorumlu tutulacağımı bana kim söyleyebilirdi? Ama sanıyorumki, bu mümkün olamaz. Benim bilemediğim böylesi bir yapılanma, zihnimin bu köşesi ve lanet olası aldatıcı ayna... Tüm bunlardan neyi anlayabilirim. İlkin zihnimi göremem, ikincisi olaylar; geçip giden rüzgarlardan ibarettir. Çünkü onlar zaman denizinde yüzen not dolu şişeye benzerler. Kalıcılıkları, anımsamaya dayanıyor. Böyleyse bir şeyler hatırlanmadıkça var değillerdir. Böyleyse, şimdi de yaşamaktayız. Ama şimdi de olan, ayna ve o garip suratımın yansıması... İşte ben; tam şu anda bu çirkefliğe ait biriyim. O garip suratım! Bakınca başkalarına gülünç gelecek ama bana hiç de komik olmayan o garip suratım!
Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilBu yorum yazar tarafından silindi.
Sil