Sinek, tabağın kenarına konmuş, arka ayaklarını kanatları üzerinde gezindirmeye başlamıştı. Ardından o sanki gövdesinden ayrık görünümündeki koca gözlü başını, ufak ufak tabağın kenarındaki kurumuş çorba kalıntılarına doğru uzatmaya koyuldu. Bu sırada, sırtındaki başka bir sinek ise, nedendir bilinmez vazife şuuru ile peşinden ayrılmıyordu. Bu şov, ötekinin karnı doyana kadar sürmüştü. Ardındansa uçuşup kayboldular.
İçtiği çorbanın parasını ödeyip salondan çıktı. Az önceki sinekler daha fazla yudumlamasına müsaade etmememişti. Belki de karnı çok aç değildi. Çünkü, salondakilerin aksine önündeki kaseye değil de, çevresinde olup bitenleri gözlem ediyordu. Arada sırada ise, kıpkırmızı dudakları birbirine çarpıyor, kımıldanıyorlardı. Delikanlı, güya çorba içmeye gelmişti. Niyeti, bu olmasına karşın, kimsenin haberi olmaksızın, sineklerin şamatasına da tanık edilmişti. Kuşkusuz, kaygısız olunmanın yanı sıra, belirleyici olan, başına gelenlerden ders çıkartmayı gaye edinmiş yüreğin çırpıntılarıydı. Bilakis, düşünce aksamında, söz gelişi peygamber sözü ilk akla gelendi. Buna dayanarak, sinekleri çorba havuzuna batırması gerektiğini biliyordu. Tanrı kulu imam Seyyid, bir hutbesinde buna işaret etmişti. Şayet, herhangi bir sinek yahut sinek grubu size gelmiş ise, onları başınızdan savmaya yönelmeksizin, dertlerini anlamaya çalışmamanın bahanesi olamazdı. Böylece mahşerde duacı sayısını arttırabilinecekti. Lakin, tüm bunlar, çorbanın geri kalanını karanlık mideye sokuşturulmasına yetmemişti. Bununla birlikte, lokanta, daha başka sahnelere mesken tutulmuştu. Beriki yanda, takım elbisesinin siyah kravatında kaşıktan damlamış döküntüleri olan aceleci, çaprazda, kare gömlekli ve kumaş pantolonlu orta yaşlı köy halkasını temsilen bulunuyor, höpürtdetme uzmanı olduğu anlaşılıyordu. Bunların dışında ise, gece boyunca hangi şişenin içerisinde ne bulunduğuna dikkat etmeksizin hüplettikleri; davranışlarından anlaşılan iki öğrenci oturuyordu.
İşte böyleydi. Dolayısıyla çorbanın yarım kalması birden fazla etkene bağlı olduğu rahat anlaşılıyordu. Yarım bırakmak, inancına aykırıydı. Aykırılık ise temelde bozgunculuğa düşmek anlamı taşırdı. Aykırılık, karamsar gözün bereketiydi. Ve aykırılık, ayrıcalık hiç değildi. Birkaç adım gitmişti ki, bu sebepler geriye dönüp kalanını hüpletmesine işaret ediyordu. Vaz caydı. Sokağın, deoderant, beton, ter ve kanalizasyon, motor yağı ve petrol kokusunu çekerek sürükleneceğine, ne olursa olsun inançlarına yenik düşmeyeceğine yemin etti.
Yine de, "neden?" diye soramadan edemiyordu. Tanrı bilir, evvela insan vardı. Şayet, insan olmasa idi, tanrının mümkünlüğüne işaret edebilecek başka canlı daha bulunamayacaktı. Bununla birlikte, insan hata yapardı. Hata, hiçbir kez onarılamazdı. Onarmak ise, geride kalanların vazifesiydi. Yürüyenler ve öne geçenler yolu düzene koymakla ilgilenmezlerdi. Onlar, yolu bitirmek ve bir sona erişebilmenin peşindeydiler. Fakat, geride kalmışlar veya yolun sonunu düşleyemenler daha yapacak başka şeyleri bulunmadığından yoldaki bozuklukları tamir etme gayesi güderlerdi. Çünkü onlar, kendilerini -belki de kendilerinden çok daha tecrübesizler için dahi- geçilmeye ikna etmişlerdi. Garipti.
Şüphesiz Tanrı kulu Seyyid, despottu. Bildiği doğruları dikte etmekten kaçınmadı. İki sineğin bir çorba kasesindeki kösnü tavırları, minberin aşağısındaki bir çift gözün dimağına vardırdı. Çocukken babası, onu cuma namazına götürmüştü. Ardından on sekiz sene geçmesine rağmen, hangi sebepten bilinmez zihninde yer edinmişti. Bu sebepten öfkeliydi. Sırf bu yüzden mi? Hayır, ayrıcalığı yoktu. O bir Dekart değildi. Biricik peder beyi, aristokrasinin zengin matematikçisi olmamıştı. Yahut, Meryem ananın rahminde türememişti. Bilimler akademisinin üyesi de olamayacaktı. Petersburg'u kış ateşiyle kavuran çar da olamayacaktı. Tüm bunlar eskimiş ve sönmüştü. Tıpkı, algıya göre, bir bakirenin yıldızının o gecenin sonunda aşağıya çekilmesi türünden. Herhangi bir sıfat... Esma-ül Hüsna... Asal çarpanlar.. Aslını bölenler. Soyunu yadsıyanlar. Kimliğe muhtaç olanlar. Daha kimler? Sinirli teni, kemiklerine dokunan kasların birlikteliğinden de mahrum kalamıyordu. Bu mecburi süreçti. Hayat, ya insanın sonuna değin çalışmak zorunda kaldığı bir şirketti ya da kendini bulmanın ve üstün bir gayeye sarılmanın getirdiği engin erdem dişlisiydi. İlki için, diğerini takip edip neden-sonuç ağından paylar çıkartarak hareket etmek olasıydı. İkincisi ise, anlaşılamaz görülüyordu. Çünkü belirsizdi. Aynı zamanda dişlide eti parçalatmak "kendine acımayı" sindirmek gerekiyordu. Kimdi bu? Bir tanım var mıydı? Üçüncü bölümün sonunda ancak diyebilirdu Raskolnikov: "Ben bir bitim." Pekala, basitçe köle olunabilirdi. Emeği, çavdar tarlasını biçmek suretiyle hadım etmiş sermayeye hizmet edilebilirdi. Görünen o ki, emek kendini üretmemekteydi. Yahut, üretmeyi öğretmeyi mi deneseydi, şüphesiz halt etmiş olmayacaktı. Kaçmak... Sonsuz boyu kurtulmak istedi.
"Demek standartlar hayli yüksek" diye söyledi. Saat kulesi, on dördü çınlatıyordu. Zaman, yer küreyi her yönünden kuşatmış, hareketi olanaklı kılmıştı. Küskün ve saydam oruç, bundan bihaber iken, yol kenarda hayli derin olan, yinelemekte zarar yok, hayli derin olan kazı işlemleriyle meşgul makineyi seyredenlerin arasına karıştı. Mesafe, o denli derindi ki, aşağıya bakmak nahoş bir his veriyordu. Derinlik fazla olmasına rağmen, tahmin edilebilir şey; daha fazla derinliğin olmasıydı. O iş makineleri, çok dahasını kazıyabilirlerdi. Bir süre bunu düşünmekten kendini alıkoyamadı. Acaba, ne kadar kazının ardından sıcak su kütleleri fışkırmalara başlardı? Gerçi bunu düşünmenin bir yararı yoktu. Adımları hızlandırdı.
Yüzünün kenar çizgilerine, kahve tonlarını yaymış kadın, yanından geçti. Kel, önünü perdeledi. Eşofmanlı, omzuna değdi. Cüce, paçasını sıyırdı. Devin önünden çekildi. Kırmızı da durdu. Ensesinde nefesin sıcaklığı. Çantalının loş kokusu. Perdeleme. Omuz sıyırma. Koku. Ses. Telefon sesi. Koku. Perdeleme. Geçiş. Viraj. Dev. Cüce. Perdeleme. Geçiş. Koku. Ses. Koku. Ses. Perdeleme. Geçiş. Omuz. Paça. Topuğuna vuruldu. Pardonluk bir durum daha. Kırmızı. Perdeleme. Koku ve ses. Dev. Çantalı. Boyalı. Kel. Uzun saçlar. Rüzgar. Koku. Perdeleme. Geçiş. Ses. Koku. Yarım saat oldu... İtiş kakış. O, göründüğünde dikkat edilen sonrasında ise önemsenmeyen idi.